24 Haziran 2009 Çarşamba

umbria










Sabah yine yollardayım ama hedefimden çok uzakta değilim: Perugia. Buralar artık Umbria. Trasimeno diye bir gölün çevresini dolaştım. Göl kenarında kahve içerken iki Alman motorcuyla tanıştım. Burada herkes benim motorumla çok ilgileniyor. Beni bir maskot gibi filan görüyorlar herhalde. 125cc motorla bu yolları yapmama acayip şaşırıyorlar. Hep “bravo” alıyorum. Galiba yaptığım şey az buçuk delilik. Bu iki Alman da motorumla ilgilendiler de tanıştık. Onlar da benim gibi Cartona’ya gidiyormuş. 10 km’liğine de olsa yol arkadaşlarım oldu. Pek keyifliydi üç motor arka arkaya.
Kahve konusuna gelmek istiyorum. Burada kahve deyince akla tabi ki Espresso geliyor. Ama “şu güzel yerde duriyim de bi kahve içiyim” dediğinizde bir yudumda biten kahve pek anlamsız oluyor. Kahve molası 20 saniye sürüyor. Ben normalde Amerikano denen kahveyi içerim yani Espresso’ya sıcak su ekleyerek kahve molasını 10 dakikaya kadar uzatabildiğin kahve. Ama burada utandım doğrusu Amerikano sipariş etmeye. Belki de hiç bilmiyorlardır diye düşündüm. Adında bile meymenet yok: Amerikano. Amerikan işi. Kolay kahve. Bir süre böyle utanarak, Cafe Lungo içtim. O da Espresso’yu bardağına döktükten sonra makinayı hemen kapatmıyorlar, biraz daha sıcak su kahveden süzülüyor. Yani bir yudumda değil de iki yudumda bitiyor. Çok sonra bir gün birini Amerikano sipariş ederken duydum. Üstelik barın arkasındaki adam ne itiraz etti, ne ilk kez duyuyormuş gibi yaptı, ne de arkadaşlarına sipariş vereni parmağıyla göstererek katıla katıla güldü. Gayet normal, yaptı kahveyi. Oh be. O gün bu gündür Amerikano içiyorum.
Cartona’da carpaccio yiyip tekrar yola çıktım. Böyle bir yerden başka bir yere geçerken motora yüklü eşyalarım arada durduğum yerlerde sorun oluyor hala. Çoğu zaman kaderlerine bırakıp döndüğümde Laptop’ımı filan yerli yerinde bulmayı umuyorum. Mola verdiğim tüm köy ve kasabalar mutlaka, ama mutlaka surlarla çevrili eski mekanlar ve o surlardan içeri araç giremiyor. Bazen güvenemiyorum duruma. O köyü uzaktan seyredip içine giremiyorum. Bu sefer, Cartona’da surların biraz içine girmeye müsaade vardı. Ama bir yerde bir lokantacının insafına bırakıp park etmesi yasak bir yere koyuverdim motoru. Hiç de bi şey olmadı ama biliyorum şanslıydım. Floransa’da polise çok fena enselendim mesela. Hem de evraklarımı yanıma almadığım tek günde! Hep öyle olmaz mı zaten. Benim yaptığım biraz kör gözüm parmağına oldu Floransa’da. Tam merkezindeki katedralin önüne kadar gittim. Artık o kadar belli ki yasak olduğu. Polis ağabeyler de orda pusu kurmuş. Hop diye avladılar beni. Kıvır Allah kıvır. Turistiz işte bilmiyoruz, başka arabalar giriyordu valla ben onları takip ettim (onlar özel izni olan arabalarmış), ehliyet burada (ki uluslararası ehliyet diil, normal bizim ehliyet) ama diğer evraklar hostelde kilitli, hemen gidip getirebilirim.. ne oldu da oldu bilmiyorum, yolladılar beni.
Neyse, perugia’ya bir dondurma molasından sonra 4-5 gibi vardım. Aslında 4’te vardım da yine surların içine girmek için attığım turlar ve artık bir İtalyan klasiği olmaya başlayan yanlış yol tarifleri nedeniyle bir saat sonra hostel’e vardım. Bir hostel bu kadar mı güzel olur! Şehre bakan harika bir teras, pırıl pırıl odalar, tavanlarda 16. yüzyıldan kalma freskler.. üstelik odada bir tek ben varım. Centro Internazionale per la Gioventu. 15€. Mutfak da var ama ben buranın meşhur makarnası olan umbricelli’yi denemek üzere ucuz bir lokanta aramaya çıktım. Umbria bölgesinin de Toskana gibi şarabı ve zeytinyağı meşhur ama en önemlisi tartüf mantarı, bir de domuzu. Mantarın beyazı çok pahalı ve mevsimi değil, o yüzden siyahıyla bir umbricelli ısmarladım. Gele gele Siena’nın pici’si geldi! İki ayrı şehir, iki ayrı isim, aynı makarna! Kazıklanmış hissediyorum.

Hiç yorum yok: