Perugia’da aklım kalarak sabah erkenden yola çıktım. Burada daha oyalanılırdı. Ama hedef hem Roma hem uzak. Otoyola çıkmak yasak olunca şehirlerden çıkmak çok zor oluyor. 40-45 dakika kaybediyorsunuz kafadan. Halbuki bazı şanslı çoğunluk, o yeşil ROMA tabelalarını takip edip ben Perugia’dan daha çıkamadan Roma yolunu yarılamış oluyor. Beşinci kayboluşumdan sonra bir yol kenarı kahvesinde bir grup adama son kez yolu soruyorum. O tarafa, yok o tarafa ve bu motorla otoyola girmezsin ama çift şeritli yola girersin, hayır giremezsin tartışmaları, hatta iddialaşmaları arasında adamları bırakıp uzaklaşırken bir tanesi gel dedi ben sana yolu gösteriyim. Onun scooter’ını takip edip karışık yerleri geçtim, bundan sonrası dümdüz dediği yerde beni bırakıp kahvesine geri döndü. Neyse ki bi yerden hala Akdeniz kanı kaynıyor bu kuzey İtalyalılarda.
Hava kapalı, hatta hafiften yağmur atıştırıyor. Yağmurluklarımı giyiyorum, çadırla çantaları örtüyorum. Yani yine gecekondu modundayım.
Bu arada bir gün önce motorla Perugia’ya doğru giderken, hava sıcak diye eldivenlerimi çıkarmıştım ve korktuğum başıma gelmişti: bileğime hızla bir şey çarptı ve canım çok yandı. Kenara çekip durana kadar gözümden yaş geldi acıdan. Koca bir iğne çıkardım bileğimden, herhalde eşek arısı. Ah o anda üstüne işemiş olmayı ne kadar isterdim! Neyse acı azaldı. Ben de yola devam ettim. Bu sabah bileğim şiş uyandım, yoldan böcek ısırma kremi aldım, onu süre süre gidiyorum. Hava kapalı ama geçtiğim yerler de harika. Yine zeytin, üzüm, buğday, hatta ayçiçeği, ama Toskana’dan daha etkileyici sanki. Fotoğraf çekemiyorum, hem hava kapalı diye hem de yağmura yakalanma korkusundan.
Bir süre sonra yağmur ciddi ciddi yağmaya başladı. Bir ağacın altında durdum. Yaz yağmurudur birazdan geçer dedim. Dağbaşı bir yerdeyim. Bileğim bir taraftan dirseğime, diğer taraftan sol elimin üstüne doğru şişmeye başlamıştı. Yağmur azalınca tekrar yola çıktım ama tam bir sağanağın içinde buldum kendimi, şimşek ve gök gürültüsü dahil. Kapalı bir benzinciye sığındım. Neyse ki küçük bir lokanta vardı yanında. Orda bir şeyler atıştırıp yağmurun geçmesini bekledim. Kolumda şişmeden dolayı morarma, kızarma ve sararmalar, ayrıca su toplanan bölgeler oluşmaya başladı. Çok yağmur yağdı. İstanbul’da olsa kesin sel olur, kağıthaneyi ve diğer dere yatağına kurulmuş mahalleleri su basardı. Burada da lokantanın kapılarından filan su girmeye başladı. Artık bu gece bir köşeye kıvrılır yatarım burada diye düşünmeye başlamıştım, çünkü 3 saat filan geçti. Hava birden açtı. Benim gibi mahsur kalmış diğer insanlarla hemen yola çıktık. Artık sol elimi pek gidona koyamıyordum. Sadece yukarıda tutarsam ağrımıyordu. O yüzden yavaş yavaş giderek, ama hiç durmadan, Roma’ya vardım. Roma’ya şanına yakışır bir gustoyla girmek isterdim ama maalesef gecekondu modunda girdim. Hostel’i bulmakta çok zorlanmadım ama tabi yine de biraz uğraştırdı. Bir başkente girdiğimi hemen hissettim. Binalar, köprüler, heykeller.. güzel şehir doğrusu. Eşyalarımı yukarı çok zor taşıdım tek elle, üstelik o el sağ el, bense solağım. Resepsiyondaki kız elimi görünce bir harita çıkardı ve bize yakın 2 hastaneyi işaretledi. Bir acil’e gitsen iyi olabilir dedi. Benim de aklımdan geçiyordu doğrusu, çünkü imzamı atamamıştım. Sol elim tamamen iptal olmuştu.
Eşyaları odaya atıp, kim ne isterse çalsın diyerek hastaneye attım kendimi. Acilde doktor anti-histaminik iğne yaptı, iki de ilaç yazdı. Yarına iner bu şiş dedi ve beni yolladı. Nöbetçi eczaneyi bulup ilaçları aldım. Hostelde ertesi gün Roma’nın neresini görsem diye plan yaparak uykuya daldım. Bu hostel feminist bir örgütün. Sadece kadınlar kalabiliyor. Bu da buraya ilginç bir rahatlık vermiş. Nedense bir şeyim çalınır korkusu yok, herkes camlarını kapılarını açık bırakıyor ki esinti olsun, hoşuma gitti. Hem temiz hem odalar yüksek tavanlı, geniş mekanlar. Tabi karşılığında Roma fiyatlarına tabiyiz, kahvaltı dahil 26€. Kredi kartı geçerli.
24 Haziran 2009 Çarşamba
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder