12 Temmuz 2009 Pazar
türk
Bana Türkiye'yi hatırlatan 3 şey gördüm. Birincisi yol kenarına çekmiş kamyonet, minibüs gibi araçlardan yemek satışı, diğer ikisi kendini anlatıyor zaten.
.JPG)

11 Temmuz 2009 Cumartesi
clandestino
Sabah 6:30 Napoli. Hiç oyalanmadan diğer kıyıya doğru yollanıyorum. Yolda yine yağmur. Bu kaçıncı başıma gelişi: hava günlük güneşlikken birden bulutlar beliriyor. Yağmur hafiften başlıyor. Bir yere sığınıp bekliyorum. Azalıyor. Tekrar yola çıkıyorum. Çıkar çıkmaz sağnak başlıyor ve ben yeni bir sığınak bulana kadar epey ıslanıyorum. Orda bekliyorum bekliyorum bekliyorum. Biraz hafifleyince sabırsızlanıyorum, yağmurlukları çıkarıyorum. Kendimi ve çantaları yağmur moduna geçirmek 15-20 dakikalık baya meşakkatli bir iş. Zaten buna üşendiğim için hep belki geçer diye bekliyorum ve ıslanıyorum. Islak kılığımın üstüne yağmurluklarla yola çıkıyorum. Motorumun lastikleri asfalta değer değmez bulutlar yokoluyor ve bunaltıcı sıcak başlıyor. Daha yeni giyinmişim. İçim ıslaktan buharlaşarak ve dışımdaki siyah yağmurluk tüm sıcağı kendine çekerek bir süre idare etmeye çalışıyorum ama sonunda yine durup 15-20 dakikada yağmur modundan çıkıyorum. Yani şu yağmurluğu yanılmıyorsam hiç yağmurda giyemedim ama sık sık giyip çıkardım.
Karşı kıyıda Pesaro’da bir kampingde geceyi geçiriyorum. 16 kilometre kumsal. Deniz yine güzel. Güneş batmadan denize giriyorum. Sabah hedef Sirolo diye bir yer. Ancona’ya, yani feribota bineceğim yere çok yakın. Bizim kerpe ve kefken gibi beyaz kayalar suya iniyor ve denize yine çok güzel turkuaz bir renk veriyor. Yine bir kamping’e kapağı atıp kendimi de şu aşağıdaki denize atıyorum.
Sirolo’ya 10 kilometre uzaklıkta Portonova’da bir restorana gitmek üzere akşam o tarafa yollanıyorum. Restoranın adı Cland
estino. Manu Chao’nun bu isimde bir şarkısı var çok sevdiğim, o yüzden de görmek istiyorum mekanı zaten. Bunlar da bir tür suşi yapıyor. Dario gibi etten değil, balıktan. Tuna, somon, levrek, kılıç balığı.. ama yanında wasabi, gari, soya sosu gibi Japon aksesuar vermedikleri için kendi yaptıklarına suşi değil susci diyorlar. Onlar balığın yanında zeytinyağı, balzamik sirke gibi şeyler veriyor. Küçücük şahane bir kumsal. Kumsal diyorum ama kum değil, iri yuvarlak taşlar var bu bölgenin sahilinde. Olimpos gibi. Restoran bu küçük sahildeki tek işletme. Mavi tahtadan çok sade bir bina. Mavi, deniz kenarına çok yakışmış. Buralarda en sevdiğim restoran diyebilirim. En önemlisi, orda olmak insana çok güzel bir his veriyor. Güleryüzlü garsonları beyaz ketenden güzel kıyafetler giymiş, güzel müzik çalıyor. Ekmekle zeytinyağı getiriyorlar önce. Ekmek beyaz bir kesekağıdında, kese kağıdının üstünde clandestino damgası var. Yakındaki bir köyün ekmeğiymiş. Zeytinyağı zencefilli.
Zeytini preslerken zencefili de onunla presliyorlarmış, yani zencefil yağın içine işlemiş. Sonra tatlı-ekşi kılıç balığı aperatif olarak, sonra da çiğ tuna balığı, üstünde salata, badem kırpığı ve buz-hardal. Biliyorum çok uzattım ama çok etkilendim bu restorandan. Hani bir yer açacak olsam böyle olsun isterdim. Hardalı, bence hardalı bol vinaigrette sosu, buz kalıplarında dondurmuşlar. Yerken verdiği his farklı. Bu da yediğin yemeği farklı yapıyor. Tabi yanında bol beyaz şarap. Harika bir akşamdı.
Ertesi gün öğle yemeğine yine Clandestino’daydım. Gündüz menüleri farklı. Plaja gelenlere hizmet. Sardalya istedim. Bildiğiniz konserve kutusunda servis ediliyor. Bu seferki zeytinyağım biberiyeliydi.
Gece feribota bindim ve bir kabusa adım attığımı gördüm. Gelirken bomboş olan feribot şimdi bir mülteci gemisine dönüşmüştü. Yemekte uzun kuyruklar, pulmanda uyumama imkan yok. Güverteye çadır kurdum.
Karşı kıyıda Pesaro’da bir kampingde geceyi geçiriyorum. 16 kilometre kumsal. Deniz yine güzel. Güneş batmadan denize giriyorum. Sabah hedef Sirolo diye bir yer. Ancona’ya, yani feribota bineceğim yere çok yakın. Bizim kerpe ve kefken gibi beyaz kayalar suya iniyor ve denize yine çok güzel turkuaz bir renk veriyor. Yine bir kamping’e kapağı atıp kendimi de şu aşağıdaki denize atıyorum.
Gece feribota bindim ve bir kabusa adım attığımı gördüm. Gelirken bomboş olan feribot şimdi bir mülteci gemisine dönüşmüştü. Yemekte uzun kuyruklar, pulmanda uyumama imkan yok. Güverteye çadır kurdum.
etna cini
Ertesi sabahın köründe Etna’ya doğru yola çıktım. Yolda hava iyiydi ama tabi ki ben Etna eteklerine vardığımda dağı bulutlar aldı ve bir daha Etna’yı gören olmadı. E o kadar gelmişiz, adet yerini bulsun diye teleferiğe binip dağa biraz daha yaklaştım ama nafile. Tepede bi kahve içtim. Gerisin geri aşağı. En pahalı kahvem oldu. İşte bu sırada sanırım Etna cini içime girdi! Aşağıda başka bir krater vardı. Mini-krater. Etna olmadı bari bunu göriyim dedim. O kadar volkanik ortamdan geçtim (Vezüv, Vulcano, Etna) göre göre bu ufaklığı gördüm. Helal olsun bana.
Hedef Palermo. Feribotu yakalamam lazım. 5-6 saatim var. Normal yoldan gidersem yetişemem. Riski alıp çevreyoluna dalıyorum. Neyse ki bu paralı değil (ama bana yine yasak). Paralıda yakalanma riskim daha çok gibi geliyor bana. Bilet alma ve ödeme gişelerinde duruyosun ya. Yolda 1 saat arayla iki kere durur pozisyonda motoru deviriyorum. Hayırdır inşallah. Bugüne kadar hiç başıma gelmedi. İtalya’da motorla ilgili hiçbir kazam yok. Napoli’deki o merdivenleri bile kaç
Çanta hasbel kader tutunmuş motora ama yeni almış olduğum, gözbebeğim motor montum maalesef aynı dirayeti gösterememiş. Şok oldum. Hemen o 60 kilometreyi geri. Yolda Hz Yusuf’a 40 göbek mi adarsın, Etna’nın cinine mi küfredersin.. yok yok yok! Bulamadım montu. Büyük bir mutsuzlukla otoyola girdim. Zaten yakalasalar da önemli diil. Canım montum yok artık. Derken bir garip koku. 30 gündür ve 4000 küsur kilometredir aynı düzenle bağlı her şey. İkili yan çantalar ve üstünde sırt çantam. Onun üstünde de el altında olmasını istediklerim. 30 gündür hiçbir şey olmuyor ama bir günde yarım saat arayla bir çanta, bir mont düşüyor ve şimdi de yan çantalardan biri kayıp egzosta deydiği için alttan alttan eriyor. Buna Etna cini denmez de ne denir? .JPG)
Cinle bir konuşma yapıyorum ki evine dönsün artık. Bi de polise yakalanmakla uğraşamıycam çünkü. Neyse beni dinliyor da yakalanmadan Palermo’ya varıyorum. Feribotta dertlerimi unutmak için bir çilingir sofrası kuruyorum kendime. Şarap ve yorgunluk birleşince hemen uyuyorum.
Cinle bir konuşma yapıyorum ki evine dönsün artık. Bi de polise yakalanmakla uğraşamıycam çünkü. Neyse beni dinliyor da yakalanmadan Palermo’ya varıyorum. Feribotta dertlerimi unutmak için bir çilingir sofrası kuruyorum kendime. Şarap ve yorgunluk birleşince hemen uyuyorum.
taormina plaj
4 Temmuz 2009 Cumartesi
yol kenarı
bahtsız bedevi
Geceyi Cefalu’da bir kamping’de geçirdim. Ertesi sabah erkenden 200 küsur kilometre yol yaparak volkanik adalara gidilen yere ulaştım. 7 adadan sadece birine gidecek zamanım vardı. Vulcano dedi herkes. Vulcano’ya gittim.
Bir scooter kiralayıp adayı gezdim. Bol sülfürlü bir çamur banyosu yaptım. Siyah kumu olan bir kumsalda denize girdim ve geri döndüm. Yine bir 100 km gidip Taormina’ya vardım. Sahilden değil, manzaralı olsun diye dağ yolundan gidiyim dedim. Ama yaz ortasında Sicilya'da hava bulutlandı. Ben de yüksele yüksele bulutlara girdim. Bahtsız bedeviyi bilirsiniz, onun misali.. Ciddi bir sis ve soğuk. Karadenizden alışık olmasam korkabilirdim. Bi Allahın kulu yoktu yollarda. Kazım Koyuncu mırıldanarak sisleri aştım. Taormina’ya vardığımda hava kararmıştı. Hostele attım eşyaları. Deniz ürünlü risotto yemek üzere şehre indim. Taormina aslında deniz kıyısında değil. Denize bakan bir yamaçta. Sahile inmek için finiküler sistemi kullanmak gerekiyor. Sahili şahane. Hem manzara olarak çok güzel hem de deniz çok güzel. Bir kilometre bile motor kullanacak halim kalmamış olduğu için Etna’ya çıkma planımı ertesi güne bırakıp Taormina’da dolaştım. Çok güzel bir kasaba. Ana caddesi bizim bodrum gibi. İki yanında dükkanlar, lokantalar ve barlar olan bir cadde. .JPG)
Bi dakka, şortuma gülmüyosunuz herhalde. 2009 İtalya yaz modası. Herkes giyiyor bu “ekose” şortları, renk renk, desen desen. İtlayan gusto’sundan söz açılmışken şu resme de bi göz atsanız iyi olur.
sicilya maratonu
Sicilya'ya doğru yola çıkmadan önce acı bir gerçeğin farkına vardım. planım Napoli'den gece yolculuğu yaparak giden bir feribotla Palermo'ya geçmek, dönüşte ise sadece 20 dakikalık bir feribot seyahatiyle çizmenin burnuna ulaşmak ve ordan topuğa, ordan baldıra, derken Ancona'ya varıp Türkiye'ye geri dönmekti. böylece güney İtalya'yı da gayet güzel görmüş olucaktım. şöyle bir haritaya bakayım dedim ve gördüklerime inanamadım. bir kere Sicilya bir ada ada olmasına ama beş milyon nüfuslu koca bir ada(ymış!), bunu yeni farkettim. şehirler arası mesafeler inanılmaz. 200 küsur kilometre her biri. adanın çevresini bir günde dolaşırım gibi bir kanıya sahiptim nedense. söz konusu değil. Bir hafta lazım. yani bu kadar mı cahil olunur gidilecek yer konusunda! hadi onu geçtim; çizmenin burnundan topuğa dolaşmak ve baldıra çıkmak da 1000 kilometre filan. benim toplam 5 günüm var bunların hepsi için! bir Oğlak'a hiç yakışmadı. böylece plan değişikliğine gittim. Sicilya'da 3 gün sadece kuzeyi ve kuzey doğusunu gezip Napoli'ye geri dönecektim ve 2 günde Ancona'ya ulaşacaktım. Böylece Sicilya maratonum başladı.
Sicilya’ya Palermo’dan girdim. Sabahın altıbuçuğuydu. Hiç durmadan direk Cefalu’ya devam ettim. Yolda çok kayboldum. Halbuki dümdüz ve deniz kenarından giden bir yol. Yanlışlıkla paralı yola girdim. Ödüm koptu yakala
nıcam diye. Bilet alıp yolun sonunda da gişelerde biletin parasını ödedim. Yakalanmadım. Bunun bana verdiği cesareti ilerleyen satırlarda göreceksiniz! Cefalu, bir deniz kıyısı kasabası. Deniz çok güzel. Akdeniz. Turkuaz ve lacivert. Su, soğuk. Tek dezavantaj Pazar günü olmasıydı.. epey kalabalık bir kumsaldaydım. O yüzden öğleden sonra kendimi dağlara vurdum. Castelbuono diye bir dağ köyüne gittim. Burada mühim bir lokanta var. Peyniri ve mantarı meşhur. Bi de menüde yaban domuzu var. Tabi ilgimi çekti. Lokantanın açılmasına 2 saat vardı. Meydanda bir şarap içip etrafı seyrettim. Bir İtalya klasiği olarak köyün bütün erkekleri, özellikle yaşlı ola
nları, meydanda öbekler oluşturmuş oturuyorlar. Barların masaları onlarla dolu ama hiçbiri bir şey içmiyor. İşletmeler neden kabul ediyor bu durumu bilmiyorum. Herhalde adet böyle. Bir yerde sucuk çeşitler
i denedim. Limonlu, mandalinalı, biberli sucuklar. İlginçti. Lokanta açıldı. Hemen girdim. Önce bir mantarlı çorba sipariş ettim. Çorbadan önce peynirlerinden ikram ettiler. Beyaz peynir-krem peynir gibi iki çeşit. Daha yumuşak olanı süzme yoğurtu da andırıyor. Tadları olağanüstü. Çorbadan sonra badem, fındık ve şamfıstığına bulanmış yaban domuzu (en üstteki resim). Mmmmm. Şahane.
3 Temmuz 2009 Cuma
La Controra
Napoli’de kaldığım hostelin adı bu. Aşağı yukarı bir buçuk saat Napoli’de kaybolduktan sonra hosteli bulmuş, o kabus merdivenleri çıkmış, kendimi resepsiyona atmıştım. Nasıl kaybolduğumu ateşli ateşli anlatırken bir yandan da pasaportumu uzattım. Resepsiyondaki gençler beni gülümseyerek dinliyorlardı. Konuştum konuştum konuştum. Sonunda sustum. Erkek
olan lafa başladı. Türkçe. Yaşasın! Nedenini sormayın ama çok sevindim. Herhalde yine fazla zorlandığım günlerden biriydi ve tanıdık bir ses iyi geldi. Ergül. Geçen hafta çalışmaya başlamış La Controra’da. Bana ne nerede filan anlattı. Beraber kalacağım odaya gittik. Odada diğer kalanları gözü tutmadı. Bunlar çok içiyor dedi. Benim odayı daha güzel bir odaya değiştirdi. Ailesi Hollanda’da yaşıyormuş. O da burada Maria diye bir İtalyan kızla evlenmek üzere. Maria’yla da tanıştım sonra. Birbirlerine “Aşkım” diyip duran çok tatlı bir çiftler. Hostel harika. Bugüne kadar kaldığım hostellerin en iyisi. Napoli’ye gelecek olan varsa başka hiçbir yer denemesin. Çok güzel bir avlu/bahçesi var. Mutfak süper. Bar var. İnternet, emanet, çamaşırhane… hem de habire her şeye para istemiyorlar. Resepsiyon ekibinin hepsi birbirinden tatlı. Böyle şeyler o kadar önemli ki. Urbino’da taa yolculuğun başında kaldığım kamping ne kadar güzel bir çam ormanının içindeydi ama işletenler o kadar tersti ki bi daha yolum düşse asla kalmam orda.
Maria’yla tanıştığım akşam onların Maria’nın anneannesiyle tanışmaya gittiklerini öğrendim. Anneanne, ikinci dünya savaşını görmüş tabi. Mussolini iyi adamdı aslında da o Hitler’le tanışmasaydı iyi olurdu diyormuş. Kötü arkadaşlar nelere kadir.
Ergül’ü son gördüğümde Roma’ya barbeküye gideceklerini söyledi. Maria’nın abisi çağırmış. Roma’ya barbeküye gitme lafı komik geliyor insanın kulağına tabi, ama normal herhalde. Ne biliyim Bolu’ya mangala gitmemiz gibi bi şey herhalde.
Maria’yla tanıştığım akşam onların Maria’nın anneannesiyle tanışmaya gittiklerini öğrendim. Anneanne, ikinci dünya savaşını görmüş tabi. Mussolini iyi adamdı aslında da o Hitler’le tanışmasaydı iyi olurdu diyormuş. Kötü arkadaşlar nelere kadir.
Ergül’ü son gördüğümde Roma’ya barbeküye gideceklerini söyledi. Maria’nın abisi çağırmış. Roma’ya barbeküye gitme lafı komik geliyor insanın kulağına tabi, ama normal herhalde. Ne biliyim Bolu’ya mangala gitmemiz gibi bi şey herhalde.
Bu resim hostelin önünde. Çamaşırları görünce bi "Napoli hatırası" çekiyim dedim.
hala napoli
Napoliyle bir aşk/nefret ilişkisi kuruluyor. Trafiğin kuralsızlığı, ağzı açık çöp konteynleri, gürültü, pislik, sokak köpekleri, dikiz aynaları olmayan mobiletler, dikiz aynaları kapalı otomobiller, balkonlara asılı çamaşırlar, yüksek sesle konuşan insanlar, direksiyonları sımsıkı kilitlenmiş otomobiller, hırsızlık, kapkaç, üçkağıt.. bunlar batının muhasır medeniyetlerinden ziyade yeni delhi’den beklediğimiz şeyler. Ama bu tam da Napoli. Hani bir Türk görse ilk diyeceği şey “burası mı Avrupa birliği üyesi bir ülkenin şehri?” Gerçekten bir İstanbullu olarak, Napoli’yi yorucu bulduğumu itiraf etmekten utanıyorum ama öyle. Ayrıca içinde 3 gün geçirmeme rağmen hala kaybolabildiğim tek şehir hayatımda. Geçen gece motorla, kaldığım hosteli 1 saat arayıp bulamayınca, (hadi belki o bloody marylerdendir) bir taksi şöförüne adresi verdim, bir de 10€. Düş önüme dedim. Ama yavaş git. Valla utanıyorum. Ben sağımı solumu bilirim. Her anlamda sınırlarımı zo
rladı bu şehir.
Mesela hostele ulaşmak için şu yandaki merdivenleri çıkmanız gerekiyor. Ama bu merdivenleri yürüyerek değil, motorsikletinizle çıkmanız bekleniyor sizden. Hem de gayet doğal olarak bekleniyor. Merdivenlerin sonunda o binalarda oturanların otoparkı var çünkü. Zaten merdivenleri çıkmayıp, kaldırıma mı bırakacaksınız motoru? Hah! Ertesi gün ya tamamı ya da en azından yepyeni canım lastikleri yerinde olmayacaktır. O merdivenleri her iniş çıkışım bir adrenalin patlamasıydı. Halbuki orda oturanlar, bir yandan sigaralarını yakarken bir yandan da iniyorlar o merdivenleri.
Yalnız, bu kadar kargaşanın arasında, bir otobüs durağı çıkıyor karşınıza, elektronik panosunda bir sonraki otobüsün kaç dakika sonra varacağı yazıyor. Ya da özürlüler için her tür kentsel imkan seferber edilmiş durumda. Aniden bir mahalleye dalıyorsunuz, birden cidden Avrupa’dasınız. O kadar trafiğin ortasında yaya geçidine giren yaya, mutlaka çarpılmadan karşıya geçiyor.
.JPG)
Çevresi çok güzel bir şehir. Vezüv dağı gibi bir dağı hemen hemen her yerinden görebiliyorsunuz. Ben Seattle’da Rainier dağına hayran kalmıştım, şehirden görülebiliyor diye, ama bu Vezüv, onun gibi nazlı değil, öyle hava puslu olmayacak da görüş mesafesi yüksek olacak da filan yok Vezüv’de. Aha orda duruyor. Gayet de tehditkar. Deniz kıyısında bir şehir. Onun da güzelliği var.
Kısaca zor ama güzel şehir. Aklımda kaldı doğrusu.
Mesela hostele ulaşmak için şu yandaki merdivenleri çıkmanız gerekiyor. Ama bu merdivenleri yürüyerek değil, motorsikletinizle çıkmanız bekleniyor sizden. Hem de gayet doğal olarak bekleniyor. Merdivenlerin sonunda o binalarda oturanların otoparkı var çünkü. Zaten merdivenleri çıkmayıp, kaldırıma mı bırakacaksınız motoru? Hah! Ertesi gün ya tamamı ya da en azından yepyeni canım lastikleri yerinde olmayacaktır. O merdivenleri her iniş çıkışım bir adrenalin patlamasıydı. Halbuki orda oturanlar, bir yandan sigaralarını yakarken bir yandan da iniyorlar o merdivenleri.
Yalnız, bu kadar kargaşanın arasında, bir otobüs durağı çıkıyor karşınıza, elektronik panosunda bir sonraki otobüsün kaç dakika sonra varacağı yazıyor. Ya da özürlüler için her tür kentsel imkan seferber edilmiş durumda. Aniden bir mahalleye dalıyorsunuz, birden cidden Avrupa’dasınız. O kadar trafiğin ortasında yaya geçidine giren yaya, mutlaka çarpılmadan karşıya geçiyor.
Çevresi çok güzel bir şehir. Vezüv dağı gibi bir dağı hemen hemen her yerinden görebiliyorsunuz. Ben Seattle’da Rainier dağına hayran kalmıştım, şehirden görülebiliyor diye, ama bu Vezüv, onun gibi nazlı değil, öyle hava puslu olmayacak da görüş mesafesi yüksek olacak da filan yok Vezüv’de. Aha orda duruyor. Gayet de tehditkar. Deniz kıyısında bir şehir. Onun da güzelliği var.
Kısaca zor ama güzel şehir. Aklımda kaldı doğrusu.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)