30 Haziran 2009 Salı

amalfi







Napoli yakinlarinda, öve öve bitiremedikleri Amalfi kiyisina gittim. Fiyord gibi denize dimdik inen gösterisli kayalar ve bu kayalara kurulmus köyler. Ama beni esas sasirtan yaptiklari yollar. Ne iman gucu, valla bravo. Deniz tabi ki guzel, ne de olsa Akdeniz. Begonvil, zakkum ve kaynana dili. Kendimi evimde hissettim. Belki ben yorgundum da ondan ama bana fazla bir sey ifade etmedi. Hatta yorgunluktan olduguna eminim çünkü ertesi gün Amalfi fotograflarina bakarken "vay be, guzel yerlermis" dedim. Kaçkar zirvesinde de aynen böyle olmustu. Cikarken hic algilayamamistim ne kadar guzel bir yerde oldugumu. Bunun gibi zor yolculuklarda normal bir durum aslinda. Depresif haller de olabiliyor. Benim burda ne isim var gibi sorular basliyor. O zaman hemen durup, rahat bir yatak bulup, uzun uzun uyumak gerekiyor. Hemen geçiyor. Ben de aynen öyle yaptim.



marinada felekten bir gece















Napoli’nin kesmekesi içinde yalpa vururken, aksam yemegine, deniz ürünlü spagetti yemeye tavsiye edilen bir restorana gidiyim dedim. Lonely planet çok yasa. "Deniz ürünlerinin illa pahali yiyeceksiniz diye bir sart yok, bu lokantaya gidin alasi gayet normal fiyatlara" diyor. Nereye gittigim konusunda hiçbir fikrim yoktu. Bir de vardim ki marinadayim. Birden tüm trafik gürültüsü kesildi. Zaten gün batiyor, isik harika. Karsimda Vezüv dagi, Allah için heybetli dag. Tabi bi de çekiniyor insan, patlar matlar. Vezüv’le aramda yatlar, tekneler, kotralar. Birden zengin muhitindeyim. Benim lokanta, ustteki genel resimde solda kirmizi beyaz örtülü masalari olan. Daha açilmamis, oyalanmak için bir bara girip Vezüv’e nazir bloody mary içiyorum. Garson kiz Micheal Jakson öldü diyor. Gazete okumamanin zararlari. Adam öleli 2 gün olmus. Farah Fawcett te öldü diyor. Sahane haberler verdigi için tesekkür ediyorum ve Da Pietro adli lokantama geçiyorum. Harika bir yer. Küçük menü, aile isletmesi. Deniz ürünlü spagettiyi iste burada yiyorum. Sevgili Italyanlar, al dente’yi icad eden elleriniz dert görmesin.

tek fotografla Napoli


28 Haziran 2009 Pazar

rafaello



daha sonra anlatıcam. amalfi kıyılarını gezdim. gezerken bir kumsal restoranında, söylemesi ayıp midyeli spagetti yedim. restoranın bir köpeği vardı. adı Rafaello. yani Raf değil, Rafraf değil, Rafael bile değil. Rafaello. bu adı hak etmek için ne gibi bir özelliği var diye merak ediyor insan. mesela çok cins bir köpek olabilir, ama hayır. bakınız solda Rafaello, sağda Napoli'den bir sokak köpeği. belki iyi bir bekçidir diyor insan. ama o da değil. sahibi Rafaello'ya uyarıda bulunurken duydum: iki kedi! yani sen burda uyukluyorsun ama restoranda bir değil, iki kedi müşterileri taciz ediyor! sonuç: bence sahibinin ona duyduğu sevgi.

bir Napoli mit’i:pizza




Napoli pizzasıyla Roma pizzası farklı. Roma’nınkinin hamuru daha ince. Napolililer pizzayı biz bulduk diyorlar. Ben onların yalancısıyım. Napoli’de pizzanın en babasını yapan yere gittim. Adı Da Michele. Girer girmez sizi karşılayan unsur koca bir pizza fırını. Onun dışında, fotoğraflarda görüyorsunuz, göğüs hizasına kadar fayans kaplı, florasan ışıklı bir yer. Ben şahsen biraz Dolapdere’deki Apik işkembecisine benzettim. Hem dekorasyon olarak, hem iç içe iki oda oluşu hem de menüdeki kısıtlılık. Apik’te işkembe, tuzlama, kokoreç, zerde dışında bi şey yiyemezsiniz. Burada da aynen ya margarita ya domates, sarımsak, fesleğenli pizza. İçecek olarak da su, sade şişe kola veya bira. Ama gerçek, orijinal pizza yiyorsunuz. Onun zevki de ayrı. Çok lezzetli. Kapıdaki kuyruktan siz tahmin edin artık.

27 Haziran 2009 Cumartesi

halk ekmek ve nuhun ankara makarnası




mantığım bana diyor ki: eğer bir ülke belli bir ürünü bol miktarda üretiyorsa, o ülkede o ürünle yapılan gıda maddeleri hem çok kalitelidir hem de bol bol çeşit vardır. mesela, fransa'nın üzüm-şarap ikilisi. yani malzeme elinin altında. sen de üretici olarak değişik şeyler deniyorsun. bu italya'da tabi ki üzüm ve zeytin için, ama en çok buğday için geçerli. makarna ve ekmek. italya'nın en çok çeşide sahip olduğu iki yiyecek. pizza ve diğer hamur işlerine girmiyorum bile.. ekmeklerini öyle hiçbir katık gerekmeden rahatlıkla yiyebilirsiniz. makarnada hem taze hem kurutulmuş seçenekleri 100'ün üstündedir. bunu demişken napoli'nin midyeli ve deniz ürünlü spagettilerini zevkle mideye indirdiğimi söylemeden geçemiycem. bunları nerelerde yaptığımı da bilahere anlatıcam. şimdi sicilya feribotuna yetişmem gerekiyor.

pompei, zaman tüneli

Pompei'yi gezmek için ortalama 5 saat gerekiyor, ama önce Pompei'ye varmak gerekiyor. ben motorsikletle denedim. katiyen tavsiye etmem. önünde tren istasyonu varmış. bilsem kesin trenle giderdim. o bahsettiğim arnavut kaldırımı yollardan, o bahsettiğim trafikte, 1-2 saat gitmek gerekiyor, o da kaybolmazsan. vardığımda zaten yarı ölüydüm. vezüvü bulut sarmıştı. hatta bir ara yağmur yağdı. tavanı olan tek tük binalardan biri olan hamama sığınıp bitmesini bekledim. içinde benim de olduğum resim hamam. bizdeki kalıntılarda bugüne kadar sadece zeminin altındaki gelişmiş ısıtma sistemini görmüştüm bugüne kadar. hiç böyle herşeyiyle tam hamam görmemiştim. tam bir zaman tüneli burası. filmlerde gördüğüm tapınaklar, sokaklar, evler, meydanlar, tiyatrolar, arenalar; hepsi burda 2100 yıl öncesinden kalma nerdeyse olduğu gibi duruyor. heykeller, mozaikler ve duvar resimlerinin bugüne kalmış olması inanılmaz. çok etkileyici bir yer. trenle gidin!





25 Haziran 2009 Perşembe

apartman ve korna



napoli'yle epeydir hayatımdan çıkmış iki şey geri geldi: apartman ve korna!
cidden günlerdir o kadar yer gördüm, bir apartman görmedim. napoli'de de ev yok! hepsi apartman. ve bir napoli klasiği, bizim tarlabaşı usulü, tüm balkonlarda çamaşır. sanki bambaşka bir ülkedeyim. trafiğin keşmekeşliğini anlatamam. her saat sıkışık olmasının yanısıra, ya bir araba manevra yapıyor, ya bir yaya yola atlıyor, ya biri dörtlüleri yakıp bir şeridi tamamen iptal ediyor, ya bir mobiletli arabadaki arkadaşıyla sohbet ederek ağır ağır ilerliyor, ya troleybüsün elektriğe bağlanan sopası çıkıyor... yani her an frene basılıyor. üstelik yolların nerdeyse tamamı kargacık burgacık arnavut kaldırımı. düşürmedik böbrek taşım kalmadı. daha motorcuları resme katmadım bile. inanılmazlar. istanbul'daki kuryeleri anarşist buluyorsanız bir daha düşünün. ben istanbul'da baya vahşi kullanırım motoru trafikte, o yüzden burada sudan çıkmış balığa dönmedim AMA napoli motorcuları bize kesinlikle basar anarşi konusunda. zar zor ayak uyduruyorum. karşıdan gelen araçlarla alakaları yok. sanki öyle bir şey yok. trafik sıkıştığı anda karşı şeridi ihlal edip basıyorlar gaza, ucu ucuna kayıveriyorlar kendi şeritlerine son anda. sollamaya başladılar mı, eğer senin sollama hızını yetersiz bulurlarsa, seni de solluyorlar, böylece karşı şeritte karşıdan gelen araç için hiç yer kalmıyor. yol tıkalıysa kaldırımdan gidiyorlar. kırmızıda geçme veya ters yönde son sürat ilerleme konusunda hiç kaygıları yok. boşlukları dolduruyorlar. bi yerde mantıklı tabi. bence analarının karnından mobilet üstünde doğmuşlar. çok rahat ve iyiler akrobasi konusunda. ama herhalde günde 200 kadar motor kazası oluyordur. tabi bu keşmekeşi taçlandıran olay da korna! susmuyor.

hadi roma, bana müsade

roma'da kaldığım hostelin adını yazmamışım: la foresteria orsa maggiore

sonunda colesseum:
roma'da epey dolaştım ve gereken tüm merdiven, çeşme, saray, meydan, antik şehir, zafer takı, sütun, kolon.. hepsini gördüm ama roma'yı ilk gördüğümde hissettiklerim kalmadı. gerçekten vıcık vıcık turist dolu. nereye gitsen "michelangelo bu heykelde oranlarını biraz şaşırmış, baksana eller ne kadar büyük" gibi zevzekçe yorumlar yapan birileri var. tabi ki çok önemli resim, heykel ve binalar gördüm, o açıdan mutluyum. keşke daha boş bir zamanında gelseymişim.
evet, roma'dan napoli'ye doğru yola çıktım artık. 280 km yol yaptım, geneli deniz kenarından. plajlar boş. lokantalar kapalı. hava rüzgarlı. daha buraların mevsimi gelmemiş ama kilometreler boyu plajlar, şemsiyeler, şezlonglar, lokantalar, soyunma kabinleri, duşlar, oteller ve otoparklar, mevsimi geldiğinde burda olmak istemezdim hissini veriyor bana.
saatler sonra napoli'deyim..

roma'nın incileri

Bu sabah elim aynı şişlikte uyandım ama bir yumuşama vardı: su yatağı yumuşaklığı. Herhalde iyileşmeye alamet. Bundan güç alıp Vatikan müzeleri, Sistern Şapeli ve Saint Peter Bazilikasına doğru yollandım. Roma’nın en önemli üçlüsü. Sistern Şapeli zaten hemen hemen tamamını Michelangelo’nun resimlediği bir şapel. Şapel, kilise ve bazilikalarda duvarlar ve tavan tamamen freskolarla kaplı genelde. Bizim dini mekanlarımızla inanılmaz bir tezat. Vatikan müzelerinde de aynı şekilde Raphael’in boyadığı odalar var. Hepsi çok etkileyici ama o kadar kalabalık ve o kadar fazla görülecek şey var ki insanın biraz aklı karışıyor. Uzun zamandır görmek istediğim heykellere boş boş bakarken buluyorum kendimi. Kesinlikle bir günde gezilecek müzeler değil bunlar. Bir de sergilenen eserlere mi bakayım yoksa mekanın mimarisine mi diye ekstra akıl karışıyor. Bazilika’nın en önemli özelliği kubbesini Michelangelo’nun yapmış olması ve gençlik döneminin en önemli heykellerinden birini barındırması: Pieta.
552 merdiven tırmanmayı gözünüz yerse kubbenin tepesine çıkıp içeri 120 metre yükseklikten bakıyorsunuz. Bir de dışarıdan bizim galata kulesi gibi, bütün şehir ayaklarınızın altında. İyi ki sigarayı bırakmışım.

24 Haziran 2009 Çarşamba

çok aşağılık eşek arısı

Sabah uyanıyorum ki ne Roma gezmesi? Elim daha da şişmiş, ki bunun fiziksel olarak mümkün olabileceğini hiç düşünmüyordum. Parmak boğumlarım bile davul gibi şiş. Hafiften bir endişe sardı beni. 8’de yine o hastanenin acilindeydim. Bu sefer, e madem anti-histaminik işe yaramadı, o zaman enfeksiyondur, antibiyotik iğne yapalım dediler. İyi de deneme tahtası mıyım ben kardeşim? Ya sizin denemeleriniz sonuç vermeden benim parmaklarım yeterince kan gitmediği için düşerse? Neyse o hastaneden çıktım, bir turist kliniği varmış, onu aramaya başladım. Buldum ama kapalıymış. Bugün Pazar. Bu sefer öteki hastaneye gitmeye karar verdim. Orda acildeki doktor evraklarımı görünce, e bu sabah zaten antibiyotik almışsın, buraya neden geldin? Önce 4 gün bu iğneleri ol deyince ben iki göz iki çeşme bi başladım ağlamaya, ya bu 4 gün içinde parmaklarım düşerse diye! Adam panik oldu. Daha yakından ilgilendi benimle. Ödemi alsın diye kortizonlu bir iğne yaptı ve steroidli bir ilaç artı augmentin verdi. Parmakların düşmeden önce ısıları düşer ve morarırlar dedi. Sende öyle bir şey yok, merak etme. Sonra belki de sırf elimin ne kadar şiş olduğunu görüp dertlenmiyim diye sargı beziyle sardı elimi. İyi de oldu. Cidden moralim düzeldi. Şimdi beklemedeyim. Bu şiş inmeden yola çıkamam. Yine nöbetçi eczane aradım ve buldum. Yine ilaçlar aldım. Yani Roma’ya vardığımın 17. saatinde şehrin tüm tıp kurumlarını teker teker dolaşmış ama henüz Colosseum’u görmemiş bulunuyorum.

aşağlık eşek arısı

Perugia’da aklım kalarak sabah erkenden yola çıktım. Burada daha oyalanılırdı. Ama hedef hem Roma hem uzak. Otoyola çıkmak yasak olunca şehirlerden çıkmak çok zor oluyor. 40-45 dakika kaybediyorsunuz kafadan. Halbuki bazı şanslı çoğunluk, o yeşil ROMA tabelalarını takip edip ben Perugia’dan daha çıkamadan Roma yolunu yarılamış oluyor. Beşinci kayboluşumdan sonra bir yol kenarı kahvesinde bir grup adama son kez yolu soruyorum. O tarafa, yok o tarafa ve bu motorla otoyola girmezsin ama çift şeritli yola girersin, hayır giremezsin tartışmaları, hatta iddialaşmaları arasında adamları bırakıp uzaklaşırken bir tanesi gel dedi ben sana yolu gösteriyim. Onun scooter’ını takip edip karışık yerleri geçtim, bundan sonrası dümdüz dediği yerde beni bırakıp kahvesine geri döndü. Neyse ki bi yerden hala Akdeniz kanı kaynıyor bu kuzey İtalyalılarda.
Hava kapalı, hatta hafiften yağmur atıştırıyor. Yağmurluklarımı giyiyorum, çadırla çantaları örtüyorum. Yani yine gecekondu modundayım.
Bu arada bir gün önce motorla Perugia’ya doğru giderken, hava sıcak diye eldivenlerimi çıkarmıştım ve korktuğum başıma gelmişti: bileğime hızla bir şey çarptı ve canım çok yandı. Kenara çekip durana kadar gözümden yaş geldi acıdan. Koca bir iğne çıkardım bileğimden, herhalde eşek arısı. Ah o anda üstüne işemiş olmayı ne kadar isterdim! Neyse acı azaldı. Ben de yola devam ettim. Bu sabah bileğim şiş uyandım, yoldan böcek ısırma kremi aldım, onu süre süre gidiyorum. Hava kapalı ama geçtiğim yerler de harika. Yine zeytin, üzüm, buğday, hatta ayçiçeği, ama Toskana’dan daha etkileyici sanki. Fotoğraf çekemiyorum, hem hava kapalı diye hem de yağmura yakalanma korkusundan.
Bir süre sonra yağmur ciddi ciddi yağmaya başladı. Bir ağacın altında durdum. Yaz yağmurudur birazdan geçer dedim. Dağbaşı bir yerdeyim. Bileğim bir taraftan dirseğime, diğer taraftan sol elimin üstüne doğru şişmeye başlamıştı. Yağmur azalınca tekrar yola çıktım ama tam bir sağanağın içinde buldum kendimi, şimşek ve gök gürültüsü dahil. Kapalı bir benzinciye sığındım. Neyse ki küçük bir lokanta vardı yanında. Orda bir şeyler atıştırıp yağmurun geçmesini bekledim. Kolumda şişmeden dolayı morarma, kızarma ve sararmalar, ayrıca su toplanan bölgeler oluşmaya başladı. Çok yağmur yağdı. İstanbul’da olsa kesin sel olur, kağıthaneyi ve diğer dere yatağına kurulmuş mahalleleri su basardı. Burada da lokantanın kapılarından filan su girmeye başladı. Artık bu gece bir köşeye kıvrılır yatarım burada diye düşünmeye başlamıştım, çünkü 3 saat filan geçti. Hava birden açtı. Benim gibi mahsur kalmış diğer insanlarla hemen yola çıktık. Artık sol elimi pek gidona koyamıyordum. Sadece yukarıda tutarsam ağrımıyordu. O yüzden yavaş yavaş giderek, ama hiç durmadan, Roma’ya vardım. Roma’ya şanına yakışır bir gustoyla girmek isterdim ama maalesef gecekondu modunda girdim. Hostel’i bulmakta çok zorlanmadım ama tabi yine de biraz uğraştırdı. Bir başkente girdiğimi hemen hissettim. Binalar, köprüler, heykeller.. güzel şehir doğrusu. Eşyalarımı yukarı çok zor taşıdım tek elle, üstelik o el sağ el, bense solağım. Resepsiyondaki kız elimi görünce bir harita çıkardı ve bize yakın 2 hastaneyi işaretledi. Bir acil’e gitsen iyi olabilir dedi. Benim de aklımdan geçiyordu doğrusu, çünkü imzamı atamamıştım. Sol elim tamamen iptal olmuştu.
Eşyaları odaya atıp, kim ne isterse çalsın diyerek hastaneye attım kendimi. Acilde doktor anti-histaminik iğne yaptı, iki de ilaç yazdı. Yarına iner bu şiş dedi ve beni yolladı. Nöbetçi eczaneyi bulup ilaçları aldım. Hostelde ertesi gün Roma’nın neresini görsem diye plan yaparak uykuya daldım. Bu hostel feminist bir örgütün. Sadece kadınlar kalabiliyor. Bu da buraya ilginç bir rahatlık vermiş. Nedense bir şeyim çalınır korkusu yok, herkes camlarını kapılarını açık bırakıyor ki esinti olsun, hoşuma gitti. Hem temiz hem odalar yüksek tavanlı, geniş mekanlar. Tabi karşılığında Roma fiyatlarına tabiyiz, kahvaltı dahil 26€. Kredi kartı geçerli.

biraz daha toskana manzarası











la fattoria


umbria










Sabah yine yollardayım ama hedefimden çok uzakta değilim: Perugia. Buralar artık Umbria. Trasimeno diye bir gölün çevresini dolaştım. Göl kenarında kahve içerken iki Alman motorcuyla tanıştım. Burada herkes benim motorumla çok ilgileniyor. Beni bir maskot gibi filan görüyorlar herhalde. 125cc motorla bu yolları yapmama acayip şaşırıyorlar. Hep “bravo” alıyorum. Galiba yaptığım şey az buçuk delilik. Bu iki Alman da motorumla ilgilendiler de tanıştık. Onlar da benim gibi Cartona’ya gidiyormuş. 10 km’liğine de olsa yol arkadaşlarım oldu. Pek keyifliydi üç motor arka arkaya.
Kahve konusuna gelmek istiyorum. Burada kahve deyince akla tabi ki Espresso geliyor. Ama “şu güzel yerde duriyim de bi kahve içiyim” dediğinizde bir yudumda biten kahve pek anlamsız oluyor. Kahve molası 20 saniye sürüyor. Ben normalde Amerikano denen kahveyi içerim yani Espresso’ya sıcak su ekleyerek kahve molasını 10 dakikaya kadar uzatabildiğin kahve. Ama burada utandım doğrusu Amerikano sipariş etmeye. Belki de hiç bilmiyorlardır diye düşündüm. Adında bile meymenet yok: Amerikano. Amerikan işi. Kolay kahve. Bir süre böyle utanarak, Cafe Lungo içtim. O da Espresso’yu bardağına döktükten sonra makinayı hemen kapatmıyorlar, biraz daha sıcak su kahveden süzülüyor. Yani bir yudumda değil de iki yudumda bitiyor. Çok sonra bir gün birini Amerikano sipariş ederken duydum. Üstelik barın arkasındaki adam ne itiraz etti, ne ilk kez duyuyormuş gibi yaptı, ne de arkadaşlarına sipariş vereni parmağıyla göstererek katıla katıla güldü. Gayet normal, yaptı kahveyi. Oh be. O gün bu gündür Amerikano içiyorum.
Cartona’da carpaccio yiyip tekrar yola çıktım. Böyle bir yerden başka bir yere geçerken motora yüklü eşyalarım arada durduğum yerlerde sorun oluyor hala. Çoğu zaman kaderlerine bırakıp döndüğümde Laptop’ımı filan yerli yerinde bulmayı umuyorum. Mola verdiğim tüm köy ve kasabalar mutlaka, ama mutlaka surlarla çevrili eski mekanlar ve o surlardan içeri araç giremiyor. Bazen güvenemiyorum duruma. O köyü uzaktan seyredip içine giremiyorum. Bu sefer, Cartona’da surların biraz içine girmeye müsaade vardı. Ama bir yerde bir lokantacının insafına bırakıp park etmesi yasak bir yere koyuverdim motoru. Hiç de bi şey olmadı ama biliyorum şanslıydım. Floransa’da polise çok fena enselendim mesela. Hem de evraklarımı yanıma almadığım tek günde! Hep öyle olmaz mı zaten. Benim yaptığım biraz kör gözüm parmağına oldu Floransa’da. Tam merkezindeki katedralin önüne kadar gittim. Artık o kadar belli ki yasak olduğu. Polis ağabeyler de orda pusu kurmuş. Hop diye avladılar beni. Kıvır Allah kıvır. Turistiz işte bilmiyoruz, başka arabalar giriyordu valla ben onları takip ettim (onlar özel izni olan arabalarmış), ehliyet burada (ki uluslararası ehliyet diil, normal bizim ehliyet) ama diğer evraklar hostelde kilitli, hemen gidip getirebilirim.. ne oldu da oldu bilmiyorum, yolladılar beni.
Neyse, perugia’ya bir dondurma molasından sonra 4-5 gibi vardım. Aslında 4’te vardım da yine surların içine girmek için attığım turlar ve artık bir İtalyan klasiği olmaya başlayan yanlış yol tarifleri nedeniyle bir saat sonra hostel’e vardım. Bir hostel bu kadar mı güzel olur! Şehre bakan harika bir teras, pırıl pırıl odalar, tavanlarda 16. yüzyıldan kalma freskler.. üstelik odada bir tek ben varım. Centro Internazionale per la Gioventu. 15€. Mutfak da var ama ben buranın meşhur makarnası olan umbricelli’yi denemek üzere ucuz bir lokanta aramaya çıktım. Umbria bölgesinin de Toskana gibi şarabı ve zeytinyağı meşhur ama en önemlisi tartüf mantarı, bir de domuzu. Mantarın beyazı çok pahalı ve mevsimi değil, o yüzden siyahıyla bir umbricelli ısmarladım. Gele gele Siena’nın pici’si geldi! İki ayrı şehir, iki ayrı isim, aynı makarna! Kazıklanmış hissediyorum.

porchetta






toskana'dan devam











Yine çok güzel Toskana manzaraları ve kasabalarından geçerek Siena’ya varıyorum. Sanatta Floransa’nın rakibi ama ona kıyasla çok küçük. Bi o kadar da daha sevimli. Buranın pici adlı makarnası meşhur. Harika bir makarna. Görüntüsü solucan gibi ama bu sizi aldatmasın, tadı mükemmel. Bence Siena, Toskana’yı keşfetmek için Floransa’dan daha iyi bir alternatif.
Kampta kalıyorum. Colleverde. Gecesi 15.20€. Çalışanları çok şeker. Burayı üs olarak kullanıp Siena’nın güneyindeki Toskana’yı geziyorum. Chianti’den daha manzaralı ama daha az üzüm bağı ve zeytin ağacı var. Yine buğday hakim. Motorcular hemen hemen yokoldu. Bisikletçiler azaldı. Bir adam porsche’siyle yanıma kamp kurmuş. Ferrarisini satan adama beş kala herhalde?
İtalyancam şimdiki zaman seviyesinde mükemmelleşiyor!. Siparişlerimin tamamını İtalyanca verebiliyorum, yol sorabiliyorum, ama tabi karşımdaki beni İtalyanca biliyor sanıyor ve son sürat bir şeyler demeye başlıyor. O zaman piano piano diyorum! Yavaş konuşurlarsa söyleneni anlıyorum. Dil dile değmeden dil öğrenilmez derler. Buna kesinlikle inanıyorum ama dil değmeden de epey bi şey kapılıyor doğrusu.

Siena’dan itibaren kredi kartı geri döndü.

Siena’dan çıkıp Chiusu diye bir yere kamp kurdum bu sabah. Göl manzaralı bir kamp. Aslında bir lokantanın arka bahçesi de denebilir. Boş duracağına kamping yapmışlar. Gecesi 13€, adı La Fattoria. Artık Umbria denen bölgenin sınırındayım. Yükümü atıp Toskana’ya Orsa vadisine geri döndüm. Bu bölgenin spesyalitesi pollenza diye bir salata var. Pek güzel. Tavşan eti denedim. Çok havalı bir lokanta olmasına rağmen çok kurutmuşlardı eti ve sertti. Yani sorun tavşanda mı aşçıda mı anlamadım. Bol manzaralı ve bol şaraplı bir tur attım. Gece 11 saat uyumuşum. Galiba çok yordum kendimi.

floransa floransa dediler


Pazartesi, Floransa turu. Köprüler, müzeler, meydanlar, çeşmeler, heykeller, kiliseler, saraylar.. bu şehir 10 gününü yer insanın. Müzeler hem çok pahalı hem de kredi kartı almıyor. Bu da yetmezmiş gibi önlerinde minimum 2 saatlik kuyruk var. Ben 2-3 müzeye gittim, öbürlerini zengin bir eşim olursa o götürür diye sonraya sakladım! Sokaklar da güzel. Köprüler bedava. Şişe su çok pahalı
ama tavsiyem musluktan su içmeyin, ben denedim, sonu iyi olmadı.
Yemekler, ah yemekler!! Akşamları hostel’de kendi yemeğimi pişirmiş olsam da öğlenleri güzel yedim. Trattoria dedikleri lokantalarında bir bistecca alla fiorentina denedim. Nerdeyse çiğ gelen bir t-bone steak. Hatta sanırım sadece bonfile kısmındandı, t-bone gibi bonfile-kontrfile karışık değildi.
Bizim mısır çarşısının İtalyan versiyonu kapalı bir gıda pazarına gittim. İtalyan salamları, peynirleri, baharatları, sirkeleri, zeytin yağları, ekmekleri.. off, cennet! O kadar çok çeşit var ki insan aklını kaçırıyor. Bir sirkeci, farklı balsamik sirkelerini chanel parfüm şişelerine koyup chanel gibi numara vermiş, o şişelerden ekmeğe döküp tattırıyor. O Pazarın içinde esnaf lokantası kıvamında bir lokantada porchetta’yı ilk kez tattım. Domuzun sırtını kaburgasından ayırıyorlar, ortaya biberiye ve çeşitli baharatlar koyup kendi içine sarıyorlar. Öyle pişiyor. Bu lokantada ekmek arası porchetta vardı. Çok lezzetliydi. Öğleden sonra motora sipariş ettiğim lastikler geldi. Honda’ya gidip onları taktırdım. Artık lastiklerim yeni. Virajlarda daha az korku demek bu. Ama İtalya’da yedek parça ucuz diyene sakın inanmayın. Hatta çok pahalı.
Benzincilerle ilgili bir gerçeği daha öğrendim. Öğle saatlerinde (ki burada 3-4 saat demek) de çalışmıyorlar. Yani ne zaman açıklar diyeceksiniz. Valla ben de bilmiyorum. Kredi kartıyla benzin alma umudumu kaybettiği için artık 5€’luk banknotlar benim için altın değerinde. Benim depo 5€’ya nerdeyse doluyor. 10€ fazla geliyor. 5€’ları pasaportumun sayfaları arasında saklıyorum.
Artık beni Floransa’da tutan bir şey kalmadı. Ertesi gün Siena’ya doğru yola çıkıyorum.
Floransa hostel: san monaco 18€. Mutfağı var, o iyi ama odalar çok büyük olduğu için çok yatak var, yani çok insan.. horlayanı, öğleden sonra uyuyanı, gece geç geleni, sabah erken çıkanı..

23 Haziran 2009 Salı

kasap dario



Sabah büyük bir hevesle kalkıyorum. Yine Jamie Oliver’ın İtalya tavsiyelerinden birini yapıcam. Chianti’de, Panzano diye bir kasabada Dario diye bir kasap var. Hem kasap dükkanı var hem de restoranı. Etleri çok iyi ve dolayısıyla yemekleri de. Sushi del chianti dediği, otlarla marine ettiği bir çiğ et yemeği var. Jamie’nin dediğine göre Pazar sabahları 10’da gidersen bedava tadabiliyorsun. Pazar sabahının o saatinde bir ben yollardayım bir de bisikletliler. Adım başı bir veya birkaç bisikletli Toskana yollarında. Hepsi, aynı motorcu arkadaşları gibi, yarışçı kıyafetlerini çekmiş, yokuşları tereyağdan kıl çeker gibi tırmanıyorlar. Oflama poflama katiyen yok.


Panzano pazarında biraz oyalanıp Dario’nun kasap dükkanına varıyorum. Dario saçını jöleyle şekilli taramış, fularını takmış, önlüğünü giymiş, bu Pazar gününe de tüm enerjisiyle hazır. Sushi için geldim diyorum. Nerelisin diye soruyor sushi’yi hazırlarken. Otlarla marine edilmiş ete limon suyu, kabuğu ve dilimleri ekliyor benimle konuşurken. Sürati ve mükemmelliği inanılmaz. İstanbul diyorum. AAAA İstanbul! Aman da ne kadar severmiş İstanbul’u.. bir anda nerdeyse şeref misafiri oluyorum. Sushi tabağına chopstick’leri de ekleyip bana uzatıyor. Arkamda uzun bir masa hazırlanmış. Küçük ekmek dilimlerine sürülü bazı ezmeler (ki biri domuz yağıymış, Toskana spesyalitesi), şarap, vs. sushi harika. Çok güzel bir müzik çalıyor. Birkaç grup turist giriyor. Kimi kalıp benim gibi keyif yapıyor, kimi biraz bakınıp çıkıyor. Biri gelen geçene şarap ikram ediyor. Bardakları hiç boş bırakmıyor. orada çalışan yaşlıca bir adam “chop stick’le yeme, çatalla ye” diyor bana. Yok diyorum, ben böyle iyiyim. Dario böyle verdi bu tabağı bana. Allah Allah! Yaşlı işte. Tutucu. Japon bir bisikletçiyi benim tabağımdan sushi yemeye çalışırken yakalıyorum. Kovalıyorum onu da. Hayret bi şey. Keyfim yerinde. Yediğimden memnunum, içtiğimden memnunum, olduğum yerden memnunum. Yine yaşlı adam çatalla ye diyor. Yok sağol böyle iyiyim. Abarttı artık. Dario et kesiyor, konuşuyor, durmadan etlerin asılı olduğu soğuk odaya girip çıkıyor, muhabbet ediyor, kameralara poz veriyor. İlgiden çok memnun ama ukala değil, aksine sıcak. İnsan gibi insan. Kestiği etler makinadan çıkmış gibi. Hepsi aynı kalınlıkta. İşinde mükemmel bir adam. Böyle insanların yanında çok mutlu oluyorum, galiba heycanlanıyorum. Tam olmak istediğim yerdeyim derken yine yaşlı adam. Bu sefer daha karalı derdini anlatmaya. Meğer diyormuş ki “bu sushi sadece senin değil, herkes tatsın diye., o yüzden chop stick’le yeme, hijyenik değil, çatalla ye.” Allahım rezil oldum. Adamı anladığımda sushinin 4’te 3ünü tek başıma yemiş, yanaşan diğer müşterileri de benim sandığım tabaktan uzaklaştırmıştım. Eh gitme vakti geldi zaten, ben kaçayım. “Teşekkürler Dario, italya’daki en mükemmel saatimi geçirdim burada.” (heyecandan şarabı fazla kaçırdığım için bu tür duygusal cümleler kurma aşamasına gelmiştim) İstanbul İstanbul. Çok sıcak bir vedalaşma ve tekrar Toskana yollarındayım. Ama hem daha keyifliyim hem de virajlara daha bi cesur giriyorum. Çok güzel yollar, dağlar ve kasabalardan geçerek şahane bir Chianti turu yapıyorum. Radi diye bir kasabada %100 Sangiovese üzümlerinden yapılma bir şarap alıyorum. Akşamları yemekte içmeye..aslında aynı üreticinin daha pahalı bir şişesini seçiyorum ama satan adam, yollarda olduğumu öğrenince satmıyor o şarabı bana. bu şişeyi açınca 1-2 saat havalandırman lazım içmeden önce, ayrıca 8 saatten fazla dik pozisyonda bekletemezsin, serin bir yerede durması lazım, sen en iyisi 1997'yi değil, 2003'ü al. daha genç bir şarap ama öbürüne yazık etme. vay vay vay..