Sabah 6:30 Napoli. Hiç oyalanmadan diğer kıyıya doğru yollanıyorum. Yolda yine yağmur. Bu kaçıncı başıma gelişi: hava günlük güneşlikken birden bulutlar beliriyor. Yağmur hafiften başlıyor. Bir yere sığınıp bekliyorum. Azalıyor. Tekrar yola çıkıyorum. Çıkar çıkmaz sağnak başlıyor ve ben yeni bir sığınak bulana kadar epey ıslanıyorum. Orda bekliyorum bekliyorum bekliyorum. Biraz hafifleyince sabırsızlanıyorum, yağmurlukları çıkarıyorum. Kendimi ve çantaları yağmur moduna geçirmek 15-20 dakikalık baya meşakkatli bir iş. Zaten buna üşendiğim için hep belki geçer diye bekliyorum ve ıslanıyorum. Islak kılığımın üstüne yağmurluklarla yola çıkıyorum. Motorumun lastikleri asfalta değer değmez bulutlar yokoluyor ve bunaltıcı sıcak başlıyor. Daha yeni giyinmişim. İçim ıslaktan buharlaşarak ve dışımdaki siyah yağmurluk tüm sıcağı kendine çekerek bir süre idare etmeye çalışıyorum ama sonunda yine durup 15-20 dakikada yağmur modundan çıkıyorum. Yani şu yağmurluğu yanılmıyorsam hiç yağmurda giyemedim ama sık sık giyip çıkardım.
Karşı kıyıda Pesaro’da bir kampingde geceyi geçiriyorum. 16 kilometre kumsal. Deniz yine güzel. Güneş batmadan denize giriyorum. Sabah hedef Sirolo diye bir yer. Ancona’ya, yani feribota bineceğim yere çok yakın. Bizim kerpe ve kefken gibi beyaz kayalar suya iniyor ve denize yine çok güzel turkuaz bir renk veriyor. Yine bir kamping’e kapağı atıp kendimi de şu aşağıdaki denize atıyorum.

Sirolo’ya 10 kilometre uzaklıkta Portonova’da bir restorana gitmek üzere akşam o tarafa yollanıyorum. Restoranın adı Cland

estino. Manu Chao’nun bu isimde bir şarkısı var çok sevdiğim, o yüzden de görmek istiyorum mekanı zaten. Bunlar da bir tür suşi yapıyor. Dario gibi etten değil, balıktan. Tuna, somon, levrek, kılıç balığı.. ama yanında wasabi, gari, soya sosu gibi Japon aksesuar vermedikleri için kendi yaptıklarına suşi değil susci diyorlar. Onlar balığın yanında zeytinyağı, balzamik sirke gibi şeyler veriyor. Küçücük şahane bir kumsal. Kumsal diyorum ama kum değil, iri yuvarlak taşlar var bu bölgenin sahilinde. Olimpos gibi. Restoran bu küçük sahildeki tek işletme. Mavi tahtadan çok sade bir bina. Mavi, deniz kenarına çok yakışmış. Buralarda en sevdiğim restoran diyebilirim. En önemlisi, orda olmak insana çok güzel bir his veriyor. Güleryüzlü garsonları beyaz ketenden güzel kıyafetler giymiş, güzel müzik çalıyor. Ekmekle zeytinyağı getiriyorlar önce. Ekmek beyaz bir kesekağıdında, kese kağıdının üstünde clandestino damgası var. Yakındaki bir köyün ekmeğiymiş. Zeytinyağı zencefilli.

Zeytini preslerken zencefili de onunla presliyorlarmış, yani zencefil yağın içine işlemiş. Sonra tatlı-ekşi kılıç balığı aperatif olarak, sonra da çiğ tuna balığı, üstünde salata, badem kırpığı ve buz-hardal. Biliyorum çok uzattım ama çok etkilendim bu restorandan. Hani bir yer açacak olsam böyle olsun isterdim. Hardalı, bence hardalı bol vinaigrette sosu, buz kalıplarında dondurmuşlar. Yerken verdiği his farklı. Bu da yediğin yemeği farklı yapıyor. Tabi yanında bol beyaz şarap. Harika bir akşamdı.

Ertesi gün öğle yemeğine yine Clandestino’daydım. Gündüz menüleri farklı. Plaja gelenlere hizmet. Sardalya istedim. Bildiğiniz konserve kutusunda servis ediliyor. Bu seferki zeytinyağım biberiyeliydi.
Gece feribota bindim ve bir kabusa adım attığımı gördüm. Gelirken bomboş olan feribot şimdi bir mülteci gemisine dönüşmüştü. Yemekte uzun kuyruklar, pulmanda uyumama imkan yok. Güverteye çadır kurdum.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder